“Peki, Sizin Bakış Pencerenizde Ne Var?”
Bir toplumun aynası çoğu zaman kanunları ya da anayasası değil, gündelik hayatta kurduğu yargılardır. Aynı durakta beklerken, aynı asansöre binerken, aynı masada otururken… Daha tek kelime edilmeden kararlar verilir. Toplumsal ön yargı tam da burada, ilk bakışta başlar.
Bir insanın giyimi, onun karakteri hakkında fikir verdiği sanılan ilk alandır. Spor giyinen “ciddiyetsiz”, klasik giyinen “soğuk”, marka giyinen “havalı”, sade giyinen “iddiasız” diye etiketlenir. Oysa kıyafet çoğu zaman sadece bir tercihtir. Bazen bir bütçe meselesi, bazen bir rahatlık ihtiyacı, bazen de ruh hâlinin yansımasıdır. Ama toplum, kumaşın cinsinden insanın kalitesini ölçmeye çalışır. Bu kolaydır; çünkü düşünmeyi gerektirmez.
Meslek, ön yargının en köklü alanlarından biridir. Doktor, mühendis, avukat gibi meslekler otomatik bir saygı üretirken; garson, temizlik görevlisi, kuryelik gibi işler görünmezler. İnsan, yaptığı işle değer kazanıyormuş gibi davranılır. Oysa bir toplumda herkesin işi, herkesin hayatına dokunur. Ama biz yine de “Ne iş yapıyorsun?” sorusunu, çoğu zaman “Seni ne kadar ciddiye almalıyım?” anlamında sorarız.
Konuşma tarzı da yargının keskin bıçaklarından biridir. Aksanlı konuşan “eğitimsiz”, sessiz olan “özgüvensiz”, çok konuşan “boş”, az konuşan “soğuk” ilan edilir. Oysa insanların kelimeleri seçme biçimi; büyüdükleri yerin, yaşadıkları hayatın ve edindikleri deneyimlerin sonucudur. Ama biz, cümlelerin arkasındaki hikâyeyi merak etmek yerine, ses tonundan hüküm çıkarmayı tercih ederiz.
Tam da bu noktada, ön yargının en ağır ve en yaralayıcı biçimlerinden biri devreye girer. Dili, dini ve inancı yargılamak. Ana dili farklı diye zekâsı ölçülen, inancı başka diye ahlakı tartılan, inanmıyor diye vicdansız ilan edilen insanlar vardır bu ülkede. Oysa inanç, bir vitrin süsü değil; insanın Yaradan’la kurduğu kişisel bir bağdır. İnanç, eleştirilsin diye değil, yaşansın diye vardır. Ama toplum, başkasının neye inandığını anlamaya çalışmak yerine, neden kendisi gibi inanmadığını sorgular. Böylece Yaratıcı adına konuşup, insanlıktan eksilen bir dil üretir. En ironik olanı da şudur. İnancı yargılayanların çoğu, inancın özüne hiç dokunmamıştır.
Saç, sakal, dövme, piercing ve dış görünüş ise ön yargının en görünür alanıdır. Uzun saçlı bir erkek “asi”, kısa saçlı bir kadın “sert”, dövmeli biri “tehlikeli”, bakımlı biri “yapay” olarak yaftalanır. Oysa beden, insanın kendini ifade ettiği bir alandır. Toplum ise farklı olanı anlamaya çalışmak yerine, onu hizaya sokmak ister.
Tüm bu başlıkların ortak bir noktası empati eksikliğidir. Gerçek empati, “Ben olsaydım ne yapardım?” demek değildir. Gerçek empati, “Ben onun yerinde olamam ama onun hissettiklerini anlamaya çalışabilirim” diyebilmektir. Ne yazık ki bu zahmetli bir süreçtir. Dinlemeyi, yavaşlamayı ve ezberleri bozmayı gerektirir. Toplum ise hızlı karar vermeyi, etiketlemeyi ve yoluna devam etmeyi tercih eder.
Kimse kimseye gerçekten empatiyle bakmaz. Çünkü empati insanı rahatsız eder. Kendi doğrularını sorgulatır, konfor alanını daraltır. Ön yargı ise rahattır; hazır cevaplar sunar, düşünme yükünü azaltır. Bu yüzden ön yargı bireysel bir kusurdan çok, toplumsal bir alışkanlıktır.
Belki de en acı gerçek şudur. Hepimiz adalet isteriz ama yargıç olmayı daha çok severiz. Aynaya bakıp kendimizi “insan” diye tanımlar, kalabalığa bakınca etiket dağıtırız. Oysa hayat, tek bakışta çözülecek kadar basit olsaydı, bu kadar çok yanlış insan tanımazdık.
Giyimiyle, sesiyle, işiyle, saçının rengiyle, diliyle, inancıyla hüküm verdiğimiz herkes, her sabah bizim bilmediğimiz bir yükle uyanır. Ama biz o yükü görmek yerine, ilk izlenimle rahatlamayı seçeriz. Çünkü empati cesaret ister, ön yargı ise sadece tembellik.
Belki de bu yüzden toplum olarak en çok şunu kaçırıyoruz.
İnsanlar göründükleri gibi değil, görülmedikleri hâlleriyle kırılıyor.
Ve biz, kırdıklarımızı hiç tanımadan “haklı” olduğumuzu sanıyoruz.
Asıl sorun başkalarını yanlış tanımamız değil; tanımaya hiç niyet etmememizdir.
Peki, sizin bakış pencerenizde ne var?








