Senin Hatrında Kim Kaldı?
“Karıncanın hatrını sormayandan Süleyman olmaz.” Bu söz, ilk duyulduğunda kulaklarımızdan zarif bir öğüt gibi geçer. Oysa içinde bir medeniyet tasavvuru, bir ahlak nizamı, bir kalp inkılâbı saklıdır. Hz. Süleyman’a atfedilen kudret, ihtişam ve hükümranlık yalnızca tahtla, sarayla, ordularla ölçülmezdi. Onu asıl yücelten, bir karıncanın telaşını duyabilecek kadar incelmiş bir kalbe sahip oluşuydu. Demek ki büyüklük, yukarıdan bakmakla değil en aşağıda görüneni fark edebilmekle başlıyor. İşte tam da Ramazan ayını hakkıyla yaşamaya gayret ederken, bu söz kalbimize bir ayna tutuyor. Biz kimin hatrını soruyoruz, kimi fark ediyoruz, kimin sesini duyuyoruz?
Ramazan, aç kalmanın ötesinde bir hassasiyet ayıdır. Mideyi sustururken kalbi konuşturmaktır. Gün boyu susuzluk çekerken, bir yudum suya ulaşamayanları düşünmektir. İftara dakikalar kala sofrayı hazırlarken, kapısını çalacak kimsesi olmayanları hatırlamaktır. Karıncanın hatrını sormak da tam olarak budur aslında. En küçüğün, en sessizin, en görünmeyenin hakkını gözetmek. Bugün apartmanımızda selam vermediğimiz komşu, iş yerinde adını bilmediğimiz temizlik görevlisi, trafikte sabırsızca korna çaldığımız sürücü… Hepsi birer “karınca” değil midir bizim için? Oysa belki de gerçek Süleymanlık, tam da burada başlıyor. Gücümüzün yettiği yerde merhameti seçmek.
Modern zamanlar bize büyümeyi öğretti. Daha çok kazanmayı, daha çok görünmeyi, daha çok sahip olmayı… Fakat inceliği öğretmedi. Oysa insan inceldikçe büyür. Bir çocuğun başını okşarken, bir yaşlının elini tutarken, bir sokak hayvanına su koyarken aslında kendi içimizdeki tahtı kurarız. Çünkü merhamet, hükmetmenin değil, emanet bilincinin kapısını aralar. Ramazan bu yüzden bir terbiye ayıdır. Nefsimizin hoyratlığını törpüler, kalbimizin pasını siler. Bize, karıncanın telaşını duyabilecek bir dikkat, onun varlığını önemseyecek bir şefkat kazandırmak ister.
“Karıncanın hatrını sormak” biraz da yavaşlamaktır. Koşarken ezmemek için durmaktır. Konuşurken kırmamak için susmaktır. Eleştirirken incitmemek için düşünmektir. Sosyal medyada bir cümle yazarken bile bir kalbi hesaba katmaktır. Çünkü bazen bir söz, bir bakış, bir ihmal, bir karıncanın yuvasını dağıtmak kadar ağır olabilir. Ve biz çoğu zaman farkında olmadan nice küçük kalplerin üzerinden geçeriz. Oysa gerçek büyüklük, kimseyi çiğnemeden yükselebilmektir.
Ramazan gecelerinde edilen dualar, teravih aralarında yükselen âminler, sahur vakti duyulan o derin sessizlik… Hepsi bize aynı şeyi fısıldar. Yeryüzünde kibirle değil, tevazuyla yürü. Çünkü toprak, en çok başını eğeni taşır. Süleyman olmak, rüzgâra hükmetmekten önce kalbine hükmetmektir. Ve kalbe hükmetmek, onu merhametle donatmakla mümkündür. Bir karıncanın yaşam hakkını gözeten bir bilinç, aslında bütün bir kâinatın hukukuna saygı duyar.
Belki de bu Ramazan kendimize şu soruyu sormalıyız. Benim büyüklük anlayışım nedir? Alkış almak mı, yoksa dua almak mı? Tanınmak mı, yoksa tanımak mı? Eğer bir gün gerçekten yücelmek istiyorsak, önce küçüğün yanına diz çökebilmeliyiz. Çünkü insanın değeri, güçsüze nasıl davrandığında saklıdır. Karıncanın hatrını sorabildiğimiz ölçüde insanız, insan kaldığımız ölçüde de gerçek anlamda büyük.
Bu ay, sofralarımızı olduğu kadar kalplerimizi de paylaşalım. Bir gönle dokunalım, bir yarayı saralım, bir yalnızın kapısını çalalım. Belki o zaman anlarız, Süleymanlık bir makam değil, bir merhamet meselesidir. Ve merhamet, en küçükten başlar.







