“Sitemin Adını Bayram Koymuşlar”
Takvimler bir günü daha kırmızıya boyuyor ve adına da bayram diyoruz. Oysa birçoğumuz için bu gün, içten içe bir sitemin, bir birikmişliğin, bir suskun çığlığın adıdır. Kâğıt üstünde emeğin yüceltildiği, işçinin hatırlandığı, alın terinin alkışlandığı bir gün. Ama gerçek hayatın satır aralarında bu alkış ne kadar karşılık buluyor?
Bir işçinin sabah karanlığında evinden çıkarken omuzladığı sadece çantası değildir. Geçim derdi, borç yükü, susturulmuş hakları ve çoğu zaman dile getiremediği kırgınlıklarıdır. Gün boyunca harcadığı emek, çoğu zaman hak ettiği değeri bulmaz. Çünkü bazı yerlerde emek değil, ilişki konuşur. Neyi hak ettiğini alın teri değil, yakınlık ve yalakalık belirler. “Dayısı olanın” yolunun açıldığı, “yalakalığın” prim yaptığı düzenlerde, işini hakkıyla yapanlar çoğu zaman görünmez olur.
Adalet, en çok da çalışma hayatında sınanır. Aynı işi yapanlar arasında farklı maaşlar, eşit olmayan izinler, birine gösterilen hoşgörünün diğerine çok görülmesi… Bunlar sadece birer detay değil, insanın onuruna dokunan, içini kemiren adaletsizliklerdir. Ama mesele sadece yukarıdan aşağıya işleyen bir adaletsizlik değildir. Bazen en büyük kırılma, aynı sofrayı paylaşanlar arasında yaşanır. İşçinin hakkını, en çok yine başka bir işçi zedeler. Yaranma duygusu, dayanışmanın önüne geçer. Sadakat çöpe atılır, yerini sessiz bir ihanet alır. Aynı yerde çalışan, aynı ortamda oturan insanlar birbirine güvenemez hâle gelirler. İlk fırsatta birbirinin kuyusunu kazmaya hazır bir düzen, sadece bireyleri değil, emeğin onurunu da tüketir.
Bu güvensizlik ortamı, zaten kırılgan olan çalışma hayatını daha da ağırlaştırır. Çünkü emek, yalnızca patron karşısında değil, yanındaki çalışma arkadaşlarıyla da sınanır. Oysa işçi, en çok başka bir işçinin omzuna yaslanabildiğinde güçlüdür. Bu bağ koptuğunda, geriye sadece yalnızlaşmış bireyler kalır.
Mobbing, modern zamanların görünmeyen yarasıdır. Bir bakışta, bir sözde, bazen de sessizlikte saklıdır. İnsan, emeğiyle var olmaya çalışırken değersiz hissettirilir. Üstelik çoğu zaman bunu yapanlar, gerçekten yönetme vasfına sahip olanlar değil, verilmiş unvanların arkasına saklanan, kendini yönetici sanan acizlerdir. Yönetemeyen yöneticilerin gölgesinde, liyakatin değil sadakatin öne çıktığı yerlerde, işçi sadece işini değil, kendine olan inancını da kaybetmeye başlar.
Çalışmak zorunda bırakılan çocuklar. Oyuncak tutması gereken ellerin nasır tutması, hayal kurması gereken yaşta, hayatta kalma mücadelesi veren küçük omuzlar… Bu tablo, sadece bugünün değil, yarının da çalınması demektir.
Bir tarafta iş bulamayanlar, bir tarafta mesleğini yapamayanlar, yıllarını eğitime adamış ama emeğinin karşılığını alamamış insanlar. Emek, sadece fiziksel bir çaba değil, aynı zamanda umutların, hayallerin ve sabrın birleşimidir. Bu emek, karşılığını bulmadığında, insanın içindeki adalet duygusu sarsılır. Belki de en çok bu yüzden bir “sitem bayramı.” Çünkü adı bayram olsa da, birçok işçi için bu gün hatırlanmayan hakların, verilmeyen değerlerin, ertelenmiş adaletin simgesidir. Sanki tüm haklar, görünmeyen bir zamana, belki de “mahşere” bırakılmış gibi…
Yine de bir gerçek var. Emek, er ya da geç kendini hatırlatır. Bastırılan sesler birikir, görmezden gelinenler çoğalır ve bir gün mutlaka duyulur. Çünkü adalet, gecikebilir ama yok olmaz. İnsan, en çok da hakkını aradığında insan olur. Belki bir gün, 1 Mayıs gerçekten bir bayram gibi hissedilir. Sitemlerin değil, sevinçlerin konuşulduğu, emeğin sadece sözde değil, özde değer gördüğü, hiç kimsenin hakkının “mahşere” kalmadığı bir gün diliyorum.
O zamana kadar, bu gün hatırlamak için, hatırlatmak için ve en önemlisi unutmamak için var. Çünkü emek, unutulursa değil, sahip çıkılırsa anlam kazanır.








