Çocuklarınız Sizin Gibi Bir Yöneticiyle Çalışsın İster miydiniz?
Bir kurumun kaderi çoğu zaman bütçelerle, binalarla ya da teknolojilerle değil, o kurumun başındaki insanlarla şekillenir. Çünkü yönetmek yalnızca iş dağıtmak değildir. Yönetmek, insanı anlamaktır. Yönetmek, güç kullanmak değil sorumluluk taşımaktır. Ve ne yazık ki herkes yönetici olabilir ama herkes iyi yönetici olamaz.
İyi bir yöneticiyi tanımak aslında çok zor değildir. Bulunduğu ortamda güven duygusu oluşturur, insanların kendilerini değerli hissetmesini sağlar, çalışanlarının sadece yaptığı işe değil, insan olarak varlığına da saygı duyar, başarıyı paylaşır, bir çalışan hata yaptığında bağırmak yerine “Buradan ne öğrenebiliriz?” diye sorar. Çünkü bilir ki korku, üretkenliğin değil sessizliğin anasıdır. Ama her kurumda böyle yöneticiler yoktur.
Bazı yöneticiler vardır ki yönetmek yerine baskı kurmayı tercih eder. Onlar için makam bir hizmet alanı değil, güç gösterisidir. Sürekli kontrol eder, sürekli eleştirir, ama neredeyse hiç takdir etmezler. Çalışanlarının emeğini görünmez kılarlar. Başarıyı kendilerine yazar, hatayı başkalarına bırakırlar. Bir de daha tehlikeli olanı vardır. Büyük harflerle yazmak istediğim, MOBBİNG uygulayan yöneticiler. Açık açık bağırıp çağırmazlar belki, ama insanı yavaş yavaş yıpratırlar. Küçümserler, görmezden gelirler, toplantılarda söz vermezler, emeği değersizleştirirler. İnsanların özgüvenini sessizce aşındırırlar.
Bazı yöneticiler ise adaletten bahseder ama adaleti uygulamaz. Liyakat kelimesini dillerinden düşürmezler ama kararlarını hep birebir diyaloglarına göre verirler. Adam kayırma, kurumların en görünmez ama en yıkıcı hastalıklarından biridir. Çünkü çalışanlar bir süre sonra şunu fark eder: “Ne kadar iyi çalışırsam çalışayım fark etmeyecek.” İşte o noktada kurumun ruhu yavaş yavaş ölür. Bir de çalışanın görev tanımını unutmuş yöneticiler vardır. İnsanları kendi işi dışında her iş için kullanırlar. Bazen kişisel işlerini bile kurumsal görev gibi sunarlar. Bu yöneticiler için çalışan bir insan değil, sınırsız bir kaynak gibidir.
Yalanı alışkanlık haline getirmiş yöneticilere ne demeli? Toplantılarda büyük sözler ederler. “Biz bir aileyiz” derler. Ama o sözler çoğu zaman sadece motivasyon cümlesi olarak kalır. Çünkü gerçek bir ailede insanlar birbirini harcamaz. Gerçek bir ailede insanlar birbirinin emeğini küçümsemez, hakkını yemez, ayrımcılık yapmaz.
Buna karşılık gerçekten ailesi gibi davranan yöneticiler de vardır. Onlar çalışanlarının sadece performansını değil, hayatını da önemser. Bir çalışan üzgünse fark ederler. Yorulduysa görürler. Başardığında içtenlikle sevinirler. Böyle yöneticilerin olduğu yerlerde insanlar sadece maaş için değil, değer gördükleri için çalışırlar.
Mesela güler yüzlü yöneticiler vardır. Odasına girildiğinde insanın omuzları kasılmaz. Sorun anlatıldığında savunma değil çözüm aranır. Bu yöneticiler bilir ki motivasyon emirle değil, güvenle oluşur. Aslında iyi yöneticilik çok karmaşık bir şey değildir. Biraz empati, biraz adalet, biraz da vicdan ister. Ama işte tam burada asıl soru ortaya çıkar!
Bir yönetici gerçekten kendisini değerlendirmek istiyorsa aynaya bakıp şu soruları sormalıdır.
Ben iyi bir yönetici miyim?
Çalışanlarım beni gördüğünde rahat mı oluyor, yoksa geriliyor mu?
Benim yanımda insanlar fikirlerini özgürce söyleyebiliyor mu?
Yoksa sessizlik mi tercih ediliyor?
Belki de kendinize şu en önemli soruyu sormalısınız!
Kendi çocuklarınızın bir gün sizin gibi yöneticilerle çalışmasını ister miydiniz?
Eğer cevabınız tereddütsüz “evet” ise muhtemelen doğru yoldasınız. Ama cevap sizi düşündürüyorsa belki de yeniden sormanız gereken başka bir soru daha vardır.
Ben gerçekten iyi bir yönetici miyim ve gerçekten iyi bir çalışma arkadaşı mıyım?








