“Ramazan Elin Yönünü Değiştirir”
Ramazan ayı takvim yapraklarında bir ayın adı değildir. İnsanın kendisiyle yüzleştiği, aynaya bakıp “Ben kim oldum?” diye sorduğu bir aydır. Oruç, aç kalmaktan ibaret değildir. Dilin adaleti öğrenmesidir, elin merhameti hatırlamasıdır, ayağın doğru yola alışmasıdır. Ramazan insana, sahip olduklarının değil, paylaştıklarının kıymetli olduğunu fısıldar. Gün boyu susuz kalan beden aslında ruhun susuzluğunu fark etmesi içindir. Çünkü asıl açlık midede değil, vicdandadır. Ramazan, dilin terazisidir. Gün içinde bir lokmayı bile boğazından geçirmeyen insan, acaba bir kalbi kırarken ne kadar cömerttir? Oruç, ağzı kapatırken kalbi açmayı öğretmelidir. Kırıcı sözler, alaycı cümleler, dedikoduya bulanmış sohbetler… Eğer dil hâlâ incitiyorsa, oruç yalnızca açlığa dönüşür. Oysa Ramazan’ın bize kazandırması gereken, konuşurken adil, susarken hikmetli olmaktır. Yapıcı bir söz, bazen bir sofradan daha doyurucudur.
Bir de eller vardır… Ramazan, elin yönünü değiştirir. Hep kendine uzanan el, bu ayda başkasına uzanmayı öğrenmelidir. Bir yetimin başını okşamak, bir yaşlının torbasını taşımak, bir borçlunun yükünü hafifletmek… İşte Ramazan’ın kazandırması gereken servet budur. Sadaka yalnızca cüzdandan çıkan değildir. Tebessüm de, hâl hatır sormak da sadakadır. Sofrasına bir tabak fazla koyan, aslında evine bereket çağırır. Fakat bugün Ramazan’ı iki ayrı manzarada yaşıyoruz. Bir tarafta zengin sofralar… Uzayıp giden masalar, çeşit çeşit yemekler. Boy boy karelerle paylaşılan fotoğraflar… Zenginin zengini misafir ettiği sofralar. Aynı semtte, aynı gelir düzeyinde insanların birbirine gösteriş yaptığı akşamlar. “Bizim soframız daha görkemli” yarışına dönüşen iftarlar. Oysa oruç, insanı eşitlemek için vardır, üstünlük kurmak için değil. Peygamber ahlakı kanaati öğretirken, biz bolluğu yarıştırıyoruz. Kanaat, azla yetinmek değil, çok varken taşmamaktır. İsraf ise yalnızca çöpe atılan yemek değildir, nimetin ruhunu anlamamaktır. Bir başka manzarada ise gözü yolda bir çocuk vardır. Fırından yeni çıkmış pidenin kokusunu içine çeken, iftara kaç dakika kaldığını sayan bir çocuk… Annesi sofraya belki bir çorba koyabilmiştir. O çocuk için pide yalnızca ekmek değildir, akşamın bayramıdır. O an, zengin sofralardaki artan tabaklar gelir insanın aklına. Çöpe giden pilav taneleriyle, o çocuğun gözlerindeki umut yan yana durur. Ramazan, başkasının açlığını kendi açlığın gibi hissedebildiğin yerde başlar.
Eski Ramazanlar deriz ya… Aslında özlediğimiz şey kalabalık sofralar değil, kalplerin yakınlığıdır. Mahallede bir tencere kaynadığında kokusu komşuya giderdi. Kimsenin kapısı merhamete kilitli değildi. Teravih dönüşü çocuklara şeker dağıtan amcalar, iftar topunu beklerken heyecanlanan sokaklar… O günlerde yoksulluk vardı belki ama utanmaz bir gösteriş yoktu. Şimdi ışıklar daha parlak, sofralar daha zengin fakat içimiz daha mı tok, orası meçhul. Ramazan insana sabrı öğretir. Açlıkla sabretmeyi öğrenen, öfkesine de sabretmeyi öğrenmelidir. Nefis, gün boyu “ye” diye fısıldarken susabilen insan, haksızlık karşısında “dur” diyebilmelidir. Oruç bir irade eğitimidir. İnsanı kendine hâkim kılar. Eğer bu ayın sonunda daha merhametli, daha adil, daha ölçülü biri olamadıysak, takvim değişmiş ama biz değişmemişiz demektir.
Bu ay aynı zamanda bir muhasebedir. Kazancımız helal mi, kalbimiz temiz mi, soframız paylaşmaya açık mı? Zenginlik malın çokluğu değil, gönlün genişliğidir. Peygamber Efendimiz’in sade hayatı, hurma ve suyla açılan iftarları bize bir ölçü sunar. Gösteriş savaşına girenler belki alkış toplar fakat Ramazan alkışı değil, arınmayı sever. İnsanı büyüten şey lüks değil, tevazudur. Ramazan sonunda sorulacak soru şudur. Ne yedin değil, ne paylaştın? Kaç çeşit yemek koydun değil, kaç gönle dokundun? Kaç fotoğraf paylaştın değil, kaç duayı hak ettin? Eğer bir sofraya umut, bir çocuğa tebessüm, bir yetime şefkat olabildiysek işte o zaman Ramazan bize bir şey kazandırmıştır.
Ramazan, insanı yeniden insan yapma ayıdır. Açlıkla terbiye olan beden, merhametle büyüyen kalp, adaletle konuşan dil… Asıl bayram, işte bu üçü bir araya geldiğinde başlar. Ramazan geldi de geçti mi, yoksa bizden bir parça alıp bizi başka birine dönüştürdü mü?








