"Oruç Ramazan Bitince Başlar"
Ramazan geldiğinde sofralarımıza bakıyoruz. Ne pişirdik, ne hazırladık, kaç kişiyiz? Oysa Ramazan, sofradan önce vicdana bakma zamanıdır. Aç kalmak bir ibadettir ama başkasının açlığını fark edemiyorsak, o açlık bizi nereye taşır, durup düşünmek gerekir. Çünkü Ramazan, midenin değil kalbin terbiyeye çağrıldığı bir aydır. Bugün Ramazan’a hazırlanıyoruz diyoruz. Fakat bazı evlerde hazırlanacak bir şey yok. Çünkü umut, bazen ay gelmeden tükenir. Yardımı Ramazan’a ertelemek, bir sofrayı birkaç gün daha boş bırakmaktır. Açlık takvimle ölçülmez. Borçlar imsakla durmaz. Çocukların “anne bugün ne var” sorusu hilali beklemez. Bu yüzden Ramazan yardımları bekleyemez. Sessizce, hemen, şimdi yapılmalıdır.
En yakınımızdan başlayalım. Aynı apartmanda, aynı sokakta, aynı mahallede ihtiyacını söyleyemeyen birileri olabilir. Herkes yoksulluğunu ilan edemez. Bazıları yoksulluğunu bile edeple taşır. Işığı akşamları yanmayan bir ev, açılmayan bir kapı, başını öne eğerek selam veren bir anne… En ağır yoksulluk çoğu zaman en sessiz olandır. Ramazan’da bir ailenin sofrası olmak, sadece bir koli bırakmak değildir. O sofrada mahcubiyet vardır, utanma vardır, kırılganlık vardır. Yardım götüren el titremeyi bilmelidir. Çünkü yardım bazen ekmekten önce onur ister. İncitmeden vermek, göstermekten kaçınmak, hissettirmeden ulaştırmaktır. Ramazan ahlakının özüdür.
Kimin ne yiyeceğine biz karar verdiğimizde iyilik eksilir. Her evin ihtiyacı, alışkanlığı, sofrası farklıdır. Aynı çeşitlerle doldurulmuş koliler yerine alışveriş kartları vermek, sadece pratik değil, adaletlidir. İnsanlara seçme hakkı tanımak, yardımı gerçek anlamda insanî kılar. Kendi evimize yapmadığımız alışverişi başkasına reva görmek, hayır değil, vicdanı susturmaktır.
Çocukları unutmayalım. Çünkü yoksulluk en çok onların hatıralarına kazınır. Bayramlık ayakkabısı olmayan bir çocuk, sadece bir eşya eksikliği yaşamaz. Sevinci eksik yaşar. Yetimin gülen yüzü, yapılan yardımın değil, yapılan niyetin aynasıdır. Ramazan çocukları, bayrama yaklaştıkça daha çok hatırlanmalıdır.
İftar sofraları kuralım. Ama sadece tanıdıklarla değil. Yalnız olanı, kimsesi olmayanı, gurbettekini çağıralım. Misafir almayı bildiğimiz kadar misafir olmayı da öğrenelim. Çünkü Ramazan, kalabalık sofralarda değil, paylaşılan ekmekte bereketlenir. İsrafı da konuşalım. Bir sofrada artan her lokma, başka bir sofradaki eksikliğin sessiz tanığıdır. Bu bir ihtimal değil, bir hakikattir. Doyduktan sonra çöpe giden her şey, belki bir başkasının duasıydı. Ramazan, azla yetinmeyi değil, azı paylaşmayı öğretir.
Ve Ramazan bitince asıl soru başlar. Bu merhamet sadece bu aya mı aitti? Bu iyilik sadece takvim yaprağı kadar mıydı? Ramazan gidince vicdan da mı gidecek? Oysa hak gözetmek mevsimlik değildir. İyilik süreklidir. Ramazan bize sadece insan kalabilmenin şartlarını hatırlatır.
Belki bu Ramazan bir ailenin sofrası oluruz. Belki kimsenin bilmediği bir duanın içinde yer alırız. Belki adımız hiç anılmaz ama bir çocuk tok uyur. Ve Ramazan bize şunu sorar.
“Sen gerçekten oruç tuttun mu, yoksa sadece aç mı kaldın?”








