“Benim Ahlakım Sağlamdır”
Toplumsal sohbetlerin en güvenli zemini “ahlak”tır. Çünkü herkes ahlaklıdır; en azından kendini öyle ilan eder. Kahvehaneden üniversite kürsüsüne, sosyal medyadan aile sofralarına kadar herkes, “Benim ahlakım sağlamdır” diye düşünür. Hatta bazen o kadar sağlamdır ki, başkalarının ahlakını sorgulamak bir hak gibi görülür.
Ne var ki ortada ciddi bir hesap hatası var. Çünkü eğer herkes ahlaklıysa, sokaklarda gezinen, haberlerde adı geçen, ilişkilerde yara açan o “ahlaksızlar” kim?
Ahlaksızlık çoğu zaman başkasının davranışına yapışan bir etiket olarak dolaşır. Kendimizle yüzleşmek istemediğimizde kullandığımız bir savunma mekanizmasıdır. Mesela; trafikte kural çiğneyen diğer şoför “ahlaksızdır” ama bizim kırmızı ışığı acelemiz yüzünden geçişimiz “mazur ”dur. Arkadaşımızın söylediği küçük bir yalan “karaktersizliktir”, ama kendi işimizi kolaylaştıran yalan “zorunluluktur”. Çocuğumuz okulda hata yaptığında “gençlik işte”, ama başkasının çocuğu yaptığında “terbiye eksikliği” olur.
Demek ki mesele ahlak sahibi olup olmamak değil; meselemiz ahlakı kime uyguladığımızdır. Toplumda ahlaksızlık şikâyetinin artması, aslında ahlaki bilincin yükseldiğini değil, kişisel sorumluluğun düştüğünü gösterir. Herkes başkasını ölçer, ama kimse kendine aynayı çevirmek istemez. Çünkü kendini sorgulamak, konfor alanını bozmak demektir. Oysa başkasını eleştirmek kolaydır; zahmetsizdir; ucuz bir vicdan rahatlığı sağlar.
Gerçek ahlak, başkalarına yönelttiğimiz merceği kendimize çevirdiğimizde başlar. “Ben bu durumda ne yapıyorum?” diye sormayı göze aldığımızda güç kazanır. Ahlak, soyut bir değerlendirmenin değil, somut bir davranış tutarlılığının ürünüdür.
Belki de sorun, ahlakın toplumsal bir gösteriye dönüşmüş olmasıdır. İnsanlar artık ahlaklı olmayı değil, ahlaklı görünmeyi önemsiyor. Herkes başkalarının yanlışını yakalamak için pusuda beklerken, kendi hayatında sessizce işlediği küçük hilelere dokunulmamasını istiyor. Bu yüzden de ahlak, bireysel davranışın değil, kolektif bir vitrinin süsü hâline geliyor.
Bir diğer mesele de ahlakın herkes tarafından farklı tanımlanmasıdır. Aileden alınan değerlerle yetişen biriyle, iş dünyasının acımasız rekabetinde pişmiş birinin “doğru” anlayışı aynı olmuyor. Hatta bazen iki kişi aynı eylemi görüyor; biri “cesur bir tercih” diyor, diğeri “ahlaksızlık”. Böyle olunca, toplumda ortak bir ahlak zemini değil, birbirine karışan yüzlerce küçük kişisel yasa oluşuyor.
Belki de en tehlikeli ahlaksızlık, ahlakı sadece bir başkasını suçlama aracı olarak kullanmaktır. Çünkü bu yaklaşım, kendi sorumluluğumuzu gizlerken toplumun ahlaki zeminini de çürütür.
Peki, ahlak bizim hayatımızın neresinde ve ne kadar ahlaklıyız?
Herkes ahlaklıysa ahlaksızlar yoktur; herkes ahlaklıyım diyorsa, ahlaksızlık sandığımızdan daha derindedir.
Gerçek cesaret, ahlakı başkalarının üstüne değil, önce kendi davranışlarımızın üzerine uygulayabilmektir.







