‘anayasalar Azınlık Haklarını Koruyan Uzlaşma Metinleridir’

AHA ANKARA- DSP Genel Başkanı Masum Türker, İstanbul Aydın Üniversitesi’nde düzenlenen Anayasa Çalıştayı’nda ‘Para ve Maliye Politikaları’ konulu oturumda konuştu. Masum Türker’in konuşması özetle şöyle:


“Ülkemizde geçmişte  ‘AB istiyor’, ya da ‘IMF istiyor’ gibi gerekçelerle birtakım konular ‘eşik’ olarak gündeme getirilirdi, şimdi de sıkışıldığı zaman, ‘Türkiye’de bir Anayasa değişikliği yapılıyor’ gerekçesi öne sürülüyor.


Türkiye’de bugüne kadar 3 kez kapsamlı anayasa değişikliği yapılmıştır. İlki 1995’te, ikincisi 2001’de, üçüncüsü ise 2010’daki referandumla gerçekleştirilen değişikliktir. Demokratik hakların kullanılması konusunda kapsamlı değişiklik 1995’te, ikinci kapsamlı değişiklik, 2001’de yapılan Anayasa değişikliği ile gerçekleştirilmiştir. 2010 yılında yapılan değişiklikte ise bazı haklar genişletilirken bazı haklar da kaldırılmıştır. Bunlardan biri devlet memurluğunu içeren sistemi kaldırmaya, devlet memurlarını ‘çalışan’ yapmaya yönelik yaklaşımdır.


Yapılacak anayasa değişikliğiyle ilgili üç farklı görüş var:


Bir kesim, ’tamamen değiştirelim’ görüşünü savunuyor. Bu gayrete destek veren kesimlerin hedefi, Anayasa’nın değiştirilemez denilen ilk maddelerini değiştirmeyi sağlamaktır. Bu sakıncalı ve tehlikeli bir yaklaşımdır. Anayasa’nın Uzlaşma Komisyonu dışında ele alınması, Türkiye’de birliği ve beraberliği bozacak tehlikeli durumlara neden olabilir. Son olarak 4+4+4 yasasında yaşananları gördük.


İkinci kesim ise Anayasa değişikliklerinin, Uzlaşma Komisyonu’nda görüşülerek ve üzerinde uzlaşma sağlanarak yapılmasından yanadır. Biz de bu görüşü savunuyoruz. 1995 ve 2001 yılında bu yöntem uygulanmıştır. Bir partinin itiraz ettiği madde, metne konulmamıştır.  Ancak günümüzde Başbakan’ın uzlaşma aramak yerine, ‘Eğer olmuyorsa, halka götürürüz’ yaklaşımı doğru değildir. Anayasalar, azınlık haklarını koruyan uzlaşma metinleridir. Bu nedenle azınlık olanların kanunla ezilmesini engeller.


Üçüncü kesime katılmak ise mümkün değildir. Çünkü onlar, Atatürkçülük’ün içini boşaltıyorlar, bunun için bazı sivil toplum örgütlerini kullanıyorlar. Bunu üzülerek izliyoruz.


Biz üniversitelere, çeşitli sivil toplum örgütlerine, anayasa değişiklikleri konusunda yaptığımız çalışmaları ilettik. Onlardan görüş istedik. Gelen görüşleri de sentezleyerek öneriler hazırladık. Örneğin, Anayasa’daki Devlet Denetleme Kurulu’nun kaldırılması gerektiğini, özel üniversitelerdeki çalışanların özlük haklarının teminat altına alınması için asgari 3 yıllık sözleşme zorunluluğu getirilmesini istiyoruz.


Mevcut anayasada, değiştirilmesi gereken değil, zorlaştırılması gereken bazı hükümleri de paylaşmak istiyorum:


Anayasamızda yer alan mali ve ekonomik hükümler, şekilsel açıdan yapılmış çok sınırlı düzenlemeler. Ama diğer maddelere baktığımız zaman hem mali açıdan, hem ekonomik açıdan ülkenin ekonomi politikalarıyla ilgili hayli fazla hüküm var. O hükümleri bir araya toparlayan, ileride ekonomik anayasa olarak ortaya koyulabilecek bir yaklaşım sergilenmelidir. Örneğin, özelleştirme olgusu eskiden Anayasa’da yoktu, 2001 yılında yapılan değişiklik sırasında konuldu. Özelleştirilen yerlerle ilgili usul hatası, ihmal olmadığı sürece, iptal davalarını sona erdiren bir çalışmaydı. Bir başka konu, ‘Kesin hesap’ konusudur. Bu dikkatle vakit ayrılması gereken bir konudur.


Esas Anayasa’da yer alması gereken, gelirin ve kaynakların dağılımının nasıl olması gerektiği konusudur. Türkiye’de herkes çok yüksek vergi ödüyor. Ancak devletin bu geliri nerelere kullanıldığını açıkça göremiyor.


Anayasamızda yer alan, işlemeyen bir hüküm var. O da Türkiye’nin ihtiyacı olan bir hüküm: Planlama. Türkiye’de son 10 yıl içinde planlama fiilen ortadan kaldırılmıştır.


Bir başka önemli konu, bankalar konusudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sürecinde çok önemli rol oynamasına rağmen günümüzde bankalara yeterince sahip çıkılamadı. Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde kurulan, yabancıların muhalefet ettiği bankalardan yalnızca bir tanesi şu anda ayakta.


Ekonomik Sosyal Konsey (ESK) son referandumda Anayasal teminat altına alındı. Ama 2010 yılından bu yana birkaç kez dışında toplanmadı. Oysa 2001 yılından beri var. ESK paydaşlık teorisinin gereği olarak Anayasa’ya konulmuştur. Görülüyor ki Türkiye’de ekonomi ile ilgili paydaşlık işlemiyor. Hiçbir vergi kanunu, görüş alınarak yapılmıyor. Oysa yasalar, taslak halindeyken 15 gün boyunca halkın görüşüne açık tutulmalı, sonra komisyonlarda görüşülmelidir.


Piyasanın denetlenmesi, tekelleşmenin önlenmesi için de tedbirler alınmalıdır. Ama Türkiye bunu başaramamıştır. Örneğin Telekom özelleştirildi. Amaç, iletişimdeki tekeli kaldırmaktı. Ama buna yönelik altyapı ve mevzuat yok o nedenle sistem işlemedi, herkes Telekom’a bağlı. Enerji konusunda da benzer bir durum var.


Anayasamızda tabii kaynakların korunmasıyla ilgili teminat da yeterli değildir. Örneğin Kayseri’de bir madende bulunan altın rezervi, şu anda yurt dışına gidiyor. Urartular, madencilikte o kadar ileri gitmişler ki, Anadolu’da nerede ne maden var, haritasını çıkartmışlar. O haritalardaki yerlerin ruhsatlarını birileri önceden almış, satıyor, gelir elde ediyor. Madencilikte olduğu gibi, ormancılıkta da anayasal güvence olmalı. Yani tabii kaynaklarımız korunmalı. Anayasa’da ekonomiye önem vermeliyiz.


Anayasalar ideolojisiz olmaz. Çünkü hiçbir toplum ideolojisiz olmaz. Birlikte yaşamak için ideolojiye ihtiyacımız var. Türkiye’nin ilk ideolojisi, liberal ekonomidir. Meşhur İktisat Kongresi, liberal ekonominin ulusallaşmasıyla ilgilidir. Birinci İktisat Kongresi, liberal ekonomiyi kabul etmiştir. Ama sermaye birikimi yoktur. Sümerbank ve Etibank’ın kuruluşuna ilişkin kanunların gerekçeleri incelenirse görülecektir. Sermayenin tabana yayılmasını sağlayan en mükemmel özelleştirme planı o dönemde yapılmıştır.


Atatürk karma ekonomiyi anlatırken, ferdin iktisadi özgürlüğünü dilediği gibi kullanabilmesinin önemine dikkat çekmiştir. Ülkemizde, anayasada yazılsa da yazılmasa da bireyin ekonomik özgürlüğü vardır. Ancak bu çeşitli müdahalelerle, ortadan kalkıyor.


Türkiye, Anayasa’da olmasına rağmen madenler konusunda, ormancılıkta olduğu gibi, tarım konusunda da gerileme yaşamaktadır. Türkiye 2004 yılında, tarım sektörünün ekonomi içindeki payının düşürülmesi yönünde taahhütname vermiştir. Hayvancılık da aynı durumda. Onun için et ithal eder hale gelmiş durumdayız. Bu nedenle Anayasa’da, kaynaklarımızın kullanılmasıyla ilgili (Tarım, ormancılık, madencilik, sanayi) genel kurala ihtiyaç var.


Anayasa’da yaşam hakkıyla ilgili, iş yapabilme hakkıyla ilgili tanımlamaların asgari ölçülerinin belirtilmesi gerekir. Ama ne var ki komisyona sunulan önerilerde, asgari ücret konusunun anayasadan çıkarılmasını öngörülüyor. Halbu ki bırakın asgari ücreti, iş yapanlara asgari yardım koşullarının bile muhakkak belirtilmesi gerekir.“


HABER AHA